Haliç tersanesinde bir taşeron şirkette çalışan işçiler, aylıklarını iki ay gecikmeli almışlar. Tersane ödeme yapmadığı için aylıkların geciktiğini söyleyen taşeron şirketin foyası, maaşların alındığı gün ortaya çıkmış. Çünkü başka planlar dönüyormuş işin içinde. Bu planların hesaplanması ve uygulanması iki ayı bulmuş ve paralar gecikmiş. Devlet, her sigortalı işçiye vergi iadesi ve çocuk parası adıyla 60 TL yalandan ödenek ayırıyormuş. Günde 2 TL’ye gelen bu ödenek taşeron şirketin gözünde çok büyümüş olacak ki, devletden alınan vergi iadesi ve çocuk parasını maaşın içinde gösterip kişi başı 2 TL’yi cebe indirecek kadar soyguncu olmuş. Bunun hesabını da o kadar inceden yapmışlar ki, günlüğü 60 TL olan işçinin yevmiyesini 58 TL’ye düşürüp devletden alınan 2 TL’yi üstüne eklemişler ve sanki işçilerin parasında hiç oynama olmamış gibi 60 TL günlük ücret dengelenmiş.
Maaşları alan işçiler ilk bakışta bunun farkına varamamışlar tabii çünkü aylıklarında hiç bir eksiklik yokmuş. Günlük 60 TL’ye anlaşmışlar ve anlaştıkları gibi de günlük 60 TL’yi almışlar. Ama taşeron şirketin işçilerin vergi iadesi ve çocuk paralarının hesabını soracağı hiç aklına gelmemiş. Tabi ki taşeron şirketin aklına gelmeyen bir işçinin aklına gelmiş ve aylığın alındığı gün “Arkadaşlar günlük 2 TL vergi iadesi ve çocuk paramız neredeeee?" diye ortaya bağırmış ve bir anda herkes "Paralar neredeee?" diye çıkışmaya başlamış. Sonra herkes patrona gitmiş ama patrondur bu, bulur bir yolunu sıyrılır. "Benim bir bilgim yok arkadaşlar, vereyim numarasını arayın siz Sosyal Güvenlik Kurumu’nu. Hiç boşuna bana ‘ara’ demeyin, Beni azarlıyorlar parayı yatırdık diye." İşçiler de 2 milyondur, gerek yok aramaya diye vazgeçmişler haklarından ama o 2 milyoncuklar patrona ayda 2400 lira olarak gelmiş. Çünkü 40 işçi den günde 2 TL kesilince ayda 2400 lira yapıyormuş ve bu para çatır çatır yeniyormuş.
Aman başımızdan eksik olmasın patronlarımız, onlar olmasa biz naparız? Mazallah tersanelerde o kadar adam ölüyor da hiç bir çözüm üretilmiyor. Bizden günlük 2 milyoncuk kesmişler çok mu, yok canııımm bizim maaşımızdan kırpmasalar, sizi geç saatlere kadar çalıştırmasalar nasıl kâr edip de kazanacaklar, nasıl bu sistemin çarkında dönecekler değil mi? Aman sesinizi çıkarmayalım şişşşşt gece gündüz çalışalım, alalım asgari ücretimizi oturalım şükredelim, bunu bulamayanlar da var.....
Veli (Tersane işçisi)
koşarız adamı kaldırmaya, uyuşturucu komasına girmiştir adam belli, kıpırdayamıyor, gözlerini zor açıyor, konuşamıyor... dört kişi zor kaldırırız da oturturuz kenara. hemen sarılır bir arkadaş telefona, ambulans çağıracak. biz de iki kişi koşarız nöbetçi eczane aramaya. istiklalin üstündeki eczaneler nöbetçi eczane listesi asmamıştır amma! TESADÜF MÜDÜR BU, YOKSA ECZANELERE NÖBETÇİ ECZANE LİSTESİ ASMAYI KANUNEN MECBUR TUTAN DEVLET BU ECZANELERE AYRI BİR YÖNETMELİK Mİ ÇIKARMIŞTIR "BURADA DÜŞEN KURTARILMAYACAK! İLACA İHTİYACI OLAN ADAMIN İSTİKLAL CADDESİNDE NE İŞİ VAR? ASMAYACAKSINIZ!" diye? Ta Taksim İlkyardıma yürürüz ve buluruz bir ilan, nöbetçi eczane karaköydedir! ne de olsa cihangirde birinin ilaca ihtiyacı olursa mutlaka arabası veya taksi parası olan biridir, aşağı sallanıverir karaköye, alır ilacını. Taksi parası olmayan da ilaçsız kalır, yaşaması ambulansın merhametine kalır! Döneriz boynumuz bükük.
Öğreniriz de açmaz da açmazmış 112, nihayetinde açar, önce yerimizi sorar sonra hastanın adı ne? bilmem der arkadaşım, kimliği yok üstünde, evsiz herhalde. ah! anahtar kelimeyi duydu ya sağlık görevlisi "biz gelip alamayız, alsak da hastane almaz, gelmiyoz" der kapar telefonu. beş dakika sonra ben ararım istanbul aksanımla, başka bir numaradan, derim ki "arkadaşımın bacağını araba ezdi, yetişin!" "nerdesiniz?" yeri söyleyince uyanır sağlık görevlisi, "evsiz mi arkadaşınız?" "Ne münasebet! Çok eski dostum! Üniversite öğrencisi, bacağını araba ezdiii!" 20 dakika sonra bir tarafları bir taraflarına girmiş halde gelir ambulans, biz onların dilinden konuşmayı da biliriz ne de olsa. seks işçisinin tırnağı olamayacak o sağlık görevlisi, bacağını muayene eder de "yok bunun bacağında bir şey" der, gitmeye yeltenir. o esnada caminin orada takılan, hepimizin tanıdığı sivil de iki tane çevik kuvvetin bir alt mertebesinden iki polisi getirmiştir başıma, noluyo lan burda demeye. memur beyler, boyunlarında tüfekleri, elleri tüfeği doğrultmaya her an hazır (eh bakarsın silahım vardır, belli mi olur!) gelir yanıma, sizi bir karakola alalım derler. derim ki suçum nedir? arkadaşım ölüyor, ambulans onu almıyor! kafamdaki bereyi de çıkarırım, görsünler saçlar falan kazılı, zararsız bi deliyim ben sadece, terörist diilim, nüfus cüzdanımda da doğum yerim istanbuldur! derim ki "memur bey, lütfen yardım edin, siz bi şey söyleyin de ambulans hastaneye götürsün arkadaşımı, ölecek yoksa." memur bey sorar sağlık görevlisine: "hastanelik bir durum var mı?" "hayır" bana döner memur, "sağlık görevlisi hastanelik bir durum görmüyor, ben onu zorlayamam." ve çeker giderler, ambulans da çevik kuvvete terfi etmeyi bekleyen keleşli polis memurları da! iş başa düşmüş! devlet zaten ölmesini ister arkadaşın, biliriz, devletten hayır beklemeyiz ama taksi parası bize koyacaktır, devletin kaynaklarına muhtacızdır! imece usulü denkleştiririz taksi parasını, hemen yanı başımızda da bir taksi hazırdır zaten, oh, arkadaşı hastaneye yetiştirebilecez! yanı başımızdaki taksi de devlet terörünün sivil versiyonudur ama tabii, almaz! yoldan geçen taksileri durdururuz, belki 5inci taksi şoförü insan çıkar (şanslı günümüzdeyiz yani! 50 de olabilirdi rakam!), alır bizi, götürür hastaneye.
gireriz acile, hemşire der ki "bu daha bu sabah çıktı burdan, bıktık vallahi". yatırırlar bi sedyeye arkadaşı, ben de kaydını yaptırmaya giderim bilgisayar başına. arkadaşın adını alabilmişizdir ağzından, soyadı karışıktır, 1974 Frankfurt doğumludur ve daha bu sabah çıkmıştır o hastaneden! Ama devletin sadece soyadı ve doğum tarihinden GBT yapabilen enformasyon sistemine ait bir devlet bilgisayarı ve başındaki memuru bulamaz bir türlü adını hastanın! iki tuşa basar klavyede göstermelik, ekranı göstermez bana bakmak isteyince, "ben bilgisayar mühendisiyim, yardım edeyim" deyince. "Kaydını alamadığımız için tedavisini yapmamız mümkün değil".
Kayıt masasının sandalyesinde oturuyorum, çok sakin, "lütfen mehmet karadağa bakın, “yok”, karabağa bakın, “yok”, karadağlıya bakın, “yoook!” “sabah çıkan hastalarınız arasında mehmet isimli bir insan arayın. arkadaşın acil ilaca ihtiyacı var." devlet memurunun eli güvenlik düğmesine basar. polis özentisi iki özel güvenlik, abilerini çağırır, dikilir tepeme izbandut gibi bi sivil, elinde telsizi. "Hayde yürrrüüü! Kalk defol git burdan!" diye bağırır bana izbandut. Otururum sakin sakin sandalyemde, "Memur bey, kanunlara göre hastanın yanında bir refakatçi kalması hakkı vardır. Üstelik arkadaşım kendi kaydını kendi yaptırabilecek durumda değil. Ben hastanelerde çalıştım İngilterede, burada da çok işim düştü hastanelere, gördüğüm kadarıyla bu kanuna riayet ediliyor türkiye hastanelerinde." Kadına bile benzemeyen, kafası kazılı, eteksiz, dekoltesiz bir kadın hiç istifini bozmuyor polis kükremesi karşısında! Delirir herif! "Kalk dedim sana lan! Savcılığa gidiyoruz!" "Peki, gideriz. Yalnız şu arkadaşa önce bir ilaç verilsin. Sonra isterseniz gideriz." Bir iki saniye es'in ardından (eh kükreyecek hal mi kaldı adamda? bir iki saniye vereyim de devreleri bi karışsın çözüm arayışı içinde!) derim ki "Yalnız, memur bey, biraz tuhaf olmaz mı? Ne diyeceksiniz savcıya? Neyle suçlayacaksınız? Ölmek üzere olan arkadaşımın tedavi görebilmesi için kaydını yaptırmaya çalışmakla mı? Bir itibarınız vardır herhalde savcılıkta, bu durum itibarınızı zedelemesin sakın?" Delirir köpürür geberir pislik! :D
derken hemşire araya girer, "tamam tamam kimsesiz kaydı açtık, ben hazırlıyorum iğnesini" ve inanırım o kadına ben gözünün içine bakınca. o kadın her şeyin farkında, o arkadaşın, allah yardım eder de vicdanlı insanlara denk gelirse, tekrar tekrar oraya geleceğinin de farkında, ama ölmesini istemez, yapacak o iğneyi, gözleri yalan söylemez, güvenebilirim ona. ve de yetiştirmem gereken bir çeviri vardır, yoksa elbette ki kalacaktım arkadaşın başında. görevim daha bitmemişti ama bir seçim yapmak zorundayım, ya devlet terörünü gösteren bir film yarın mis gibi altyazılarıyla gösterilecek bağımsız film festivalinde ya da ben kalıcam, arkadaş da kalacak hastanede, koyamayacaklar kapının önüne ama arkadaşımı rehabilitasyona girmeye ikna edemeyeceğim ertesi gün... (ay narkotik şube gibiyim vallahi, uyuşturucuyla mücadele ediyorum, rehabilitasyon falan diyorum! hem de bireyci bireyci örgütsüz, örgütsüz! o yüzden de örgütlü mücadelelerin şanı, saygısı bahşedilmez bana yoldaşlar tarafından!) kalkarım nihayetinde kayıt masasından, koluma girmeye çalışır özel güvenlikler, sivil memur beye seslenirim "Meeeemur beeeeyyy! Gidiyorum zaten, tartaklıyolar beni! Koruyun lütfen! Sonra da şikayetçi olacağım savcılıkta!" Ateşe değmiş gibi çeker elini özel güvenlik! :D
Giderim arkadaşa, derim "Mehmet, şimdi sana iğne yapacaklar, iyileşeceksin, ama lütfen bir daha bu hale sokma kendini. Zaten ölmemizi istiyorlar, sen ölme, sen yaşa, sen diren!" Özel güvenlik perdenin ardından hadiler beni. "Tamam, gidiyorum, zaten işim gücüm var. Yalnız tuvalet nerede acaba burada? Affedersiniz büyük tuvaletim geldi." Söylemezler tuvaletin yerini! Eh ben de uğraşmam artık, bana büyük bir zevk verecektir devletin içine s.çıp öyle gitmek ama o kadar bireyci değilim, şahidi, seyircisi olmayan eylem eylem değildir!
Neden Hayır?
• Bu anayasa AKP’nin ve sermayenin ihtiyaçlarının ürünü olduğu için hayır.
• AKP’ye iktidara getiren 12 faşizminin geliştirdiği koşullardır. AKP darbe ile hesaplaşamayacağı için hayır.
• Halkın haklarının yer almadığı bir anayasaya hayır.
• Grev yasaklarının kuvvetlendiği anayasaya Hayır.
• AKP yanlısı sendikaların önünü açarak sendikal mücadeleyi etkisiz hale getiren anayasaya hayır.
• Bu anayasa referandumunda sandıktan ezici bir çoğunlukla evet çıkması halinde AKP’nin daha yoğun bir saldırı başlatacağı için hayır
• Alevilerin Kürtlerin haklarını tanımayan anayasaya hayır.
• Belediyelerin kararlarını yargı denetimi dışına çıkaracak anayasaya hayır.
Kim Ne Diyor?
Egemenler arası iktidar mücadelesin bir aracı gibi yansıtılan referandum solun kafasını da karıştırmış durumda. Başını Kürt Hareketinin çektiği ve sosyalistlerin bir kısmının da içinde bulunduğu bir grup referandumda boykot diyor. Egemenler arası çatışmada taraf olmamak adına(hayır diyenleri egemenlere yedeklenmekle suçlayarak) birçok hak gaspını beraberinde getiren anayasaya hayır demekten çekiniyor. Bu tavrın bir ucunda Kürt hareketinin kuyrukçuluğunu yapmak dururken diğer ucunda politika üretememe/egemen söylemin altında ezilme yatıyor.
Sokak Hareketleniyor?
AKP medyasıyla afişiyle sözde aydınlarıyla halkın üzerinde tahakküm kurarken sokaklar devrimcilerin müdahaleleriyle canlanıyor. Hayır diyen CHP-MHP gibi düzen partileri hiç ortalıklarda görünmezken devrimciler her an bir yerlerde Halkın hayırını örgütlüyorlar. İstanbul da Pazar günü Kadıköy meydanını dolduran günler öncesinde tüm İstanbul’u hayır mitingi afişleriyle bezeyen devrimciler bazen bir falçata darbesiyle bazense bir ev toplantısıyla AKP’nin yalanına sermayenin talanına müdahale ediyorlar.
Maalesef Yaşanacak Bir Anaya Öyküsü
Evlerin yıkımına başlandı. Birkaç ay süren direniş yargıdan bir sonuç alamayınca çözülmüştü. Hâkim demiş ki kararda ‘… Belediye meclisinin ilgili kararında kamu yararı olmamasına rağmen son anayasa değişikliğiyle yerindelik denetimi yasağı getirildiğinden kararın iptaline yer olmadığına…’.
Vatandaş Ömer 90’ların kirli havasında göçüp İstanbul’a gelmiştir. Akşamları tıklım dolu olan otobüslerde yaz kış kan ter içinde zaman zamansa para vermeyerek evine dönmektedir. Bir savaşın içinden gelmiştir, bir yağmanın içine düşmüştür.Yedi tane çocukları var. Büyükler 15 ve 17 yaşlarında, onlar için korkmaktadır. Taş atmak caizdir hala yok sayılan bir halkın çocuklarına. Eskiden hapse atılan ‘taş atan çocuklar’ı artık devlet ‘yüksek yararları’ için ailelerinden alıp sosyal hizmetlere verebilecektir. Son anayasa değişikliğiyle ferman buyurmuştur insan tüccarları.
Aklına bir vakitler çok dinlediği Anayasso şiiri gelir: Şavata’dan Hakkari’ye yol gitmiyi…Ankara’da anayasso..’ Okmeydanı’ndan da Ankara’ya ses gitmiyor diye düşünür, inşaatta çalışırken 8.kattan düşerek ölen arkadaşının karısını yıkılan evinin avlusunda başı elleri arasında görünce…
Selam olsun 2007, 2008 ve 2009’da Taksim Meydanı için gazlara, coplara aldırış etmeden direnenlere.
Selam olsun Taksim’de devlet işçilere saldırırken “her yer Taksim” diyerek Türkiye’nin dört bir yanında isyan bayrağını açanlara.
Valiliğin 1 Mayıs’ı insansızlaştırılmış Çağlayan Meydanı’na hapsetme çabalarına karşı, her türlü engellemelere rağmen fermanları yakıp 2004’te Saraçhane’ye çıkanlara selam olsun.
Selam olsun 1996’da kontrgerilla saldırısında Kadıköy’de kaybettiklerimize…
Selam olsun 1989’da Taksim Meydanı’na girerken katledilen emekçi Mehmet Akif Dalcı’ya ve selam olsun 1990’da Dalcı’nın yolunda Taksim’i zorlarken polis kurşunuyla felç edilen Gülay Beceren’e…
Selam olsun 1977’de Taksim’de yitirdiklerimize, selam olsun 1978’de meydanı boş bırakmayıp kontrgerilladan hesap sormak için Taksim’e çıkan yüz binlere…
Başımız dik, alnımız ak… Emekçiler direndi ve kazandı… AKP iktidarı Taksim’i resmi olarak da 1 Mayıs alanı olarak tescil edilmek zorunda kaldı!
1 Mayıs mücadelesinin hepimize öğrettiği tek bir şey var: Birleşirsek, direnirsek, kazanırız...
Taksim’i kazananlar için şimdiki görev 1 Mayıs’ı işçi sınıfının tarihine, ideolojisine ve politik gücüne yakışır bir tarzda kutlamaktır. Çünkü 1 Mayıs “ancak bu böyle gitmez” diyenlerin bayramıdır”…
Son bir yılda “ancak bu böyle gitmez” diyenler “güvenceli iş ve insanca yaşam” kavgasında önemli adımlar attılar. Taşeron sağlık emekçileri, Tekel işçileri, Marmaray işçileri, Samatya hastanesi işçileri, itfaiye işçileri, İSKİ işçileri güvenceli iş talebinin yükseldiği ve yer yer kazanımların da sağlandığı direnişlerinden sadece bir kaçı… Halkevciler başta olmak üzere insanca yaşam mücadelesi verenler, ulaşımdan barınmaya, su hakkından parasız eğitime ve sağlığa, engelsiz bir yaşam hakkından ormanlarını, sularını savunmaya, hak mücadelelerini yükselttiler.
Şimdi ülkenin dört bir yanında neoliberal ve gerici AKP iktidarını sarsan gerçek gücü, halkın hak mücadelelerini 1 Mayıs’a taşıma zamanı. Hak mücadeleleri bayrağını “AKP’ye kul, sermayeye köle olmayacağız” sloganıyla yükseltmenin zamanı. Tüm darbe kurumlarını, halka karşı baskı kurumlarını “ele geçirerek” kendi iktidarı ve sermayenin çıkarları için yenileyen,
12 Eylül Anayasası’nı da bu amaçlara uygun hale getiren iktidara meydan vermeme zamanı. AKP’nin “açılım”, “demokratikleşme”, “özgürlük” kılığına sokmaya çalıştığı her girişimin ayrımcılığa, otoriterliğe, faşizme, gericiliğe ve savaşa yol verdiğini göstererek, özgürlüğün, eşitliğin, barışın gerçek yolunu göstermenin zamanı. Çünkü 1 Mayıs“Gün gelir gün gelir zorbalar kalmaz gider…” diyenlerin bayramı.
Kısacası, şimdi hak mücadelelerini, çoban ateşlerini emekçilerin yeni bir yaşam, yeni bir ülke, yeni bir dünya özlemiyle bütünleştirme zamanı… Bu özlemin üretenin yöneten olmasıyla hayata geçeceğini haykırmanın, daha da açık bir ifadeyle daha gür sesle “sosyalizm” demenin zamanı… Çünkü 1 Mayıs “devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı”…
2010 1 Mayıs'ında bu şanlı yolda yürümekten onur duyan bizler alanlarda olacağız...
Ankara, Kocaeli ve İstanbul 1 Mayıs 2010'da Taksim'de olacak.
İzmir, Adana, Bursa, Eskişehir, Antalya, Trabzon, Mersin'de Halkevciler kendi illerindeki meydanlara hak mücadelelerinin gür sesini taşıyacaklar...
Sosyal bir devlet olduğu iddia edilen ülkemizde eğitim ve sağlığın halka
ücretsiz verilmesi gerekirken karşılaştığımız durumlar bizi bazen
düşündürüyor. Konumuz çay dökme hakkı(!). Çay dökme hakkı da olur muymuş demeyin. Böyle bir hakkın olduğunu biz de yeni öğrendik. Ancak bu hak diğerlerine benzemiyor. Parası olan içinmiş.Bunun en son örneğini geçtiğimiz günlerde Dilnihat Özyeğin Lisesi'nde gördük; tenefüste kantinden çay alıp sınıfa çıkan öğrencileri çeviren müdür yardımcısının sözleri yoruma gerek bırakmıyor. Öğrenciyi çeviren müdür yardımcısının sözleri "olmuyor böyle hem aidat vermiyorsun, hem de çayla sınıfa çıkıyorsun. Döktünüz mü hizmetliler temizliyor ama siz aidat vermiyorsunuz" şeklinde. Zira bu okulda eğitim yılı başlarında bağış adı altında öğrenci kayıt parası toplanıyor, sene sonlarında aidat ödemeyenlere karne verilmeyeceği şeklinde ikaz ediliyor ve diplomalar mezunlara "SATILIYOR". Bize de bunları gördükten sonra sosyal devlet nerde demekten başka bir şey kalmıyor.
B.D.
Sinemaseverleri, kısa film alanında üretim yapmayı planlayan herkesi etkinliğimize bekliyoruz.
Tüm etkinlikler ücretsiz olacaktir.
FİLM GÖSTERİMLERİ VE SÖYLEŞİ PROGRAMI
"EMEK" - 3 NİSAN CUMARTESİ
16.00 Film gösterimleri:
Tamirci Çırağı Yön: Cahit Çeçen*
Kağıttan Para Yön: Yeliz Karakütük
Yokuş Yön: Mehmet Can Mertoğlu*
Kahpe Devran Yön: Cahit Çeçen*
Makinelerin İsyanı Yön: Dağhan Celayir*
Bozuk Dümen Yön: Alaattin Timur*, Davut Kanmaz, Elif Avşar
17:00 Söyleşi: Eleştirmen Seray Genç (SİYAD üyesi)
Bilgi Üni. Öğretim Görevlisi Anita Oğurlu
"KADIN" - 10 NİSAN CUMARTESİ
16.00 Film gösterimleri:
Esma Yön: Koray Çalışkan*
Gölün Kadınları Yön: E. Emel Balcı
Kırmızı Kiremit Yön: Berna Çağırıcı*
Namus Nedir? Filmmor*
17.00 Söyleşi: Yönetmen Selda Çiçek (İncir Çekirdeği)
Yönetmen İlksen Başarır (Başka Dilde Aşk)
"İŞKENCE" - 17 NİSAN CUMARTESİ
16.00 Film gösterimleri:
Kamber Ateş Nasılsın? Yön: Değer Demircan*
İşkenceye Sıfır Tolerans Yön: Armağan Pekkaya* ve Umut Kol
Bedel Yön: Nail Pelivan*
17.00 Söyleşi: Yönetmen Ethem Özgüven (Aziz Nesin,Işık İnsanları,Hakikat)
Psikanalist Dr. Ali Ayas
"POLİTİK" - 24 NİSAN CUMARTESİ
16.00 Film gösterimleri:
Şubat – Dünya Sarsıldıktan 17 Yıl Kadar Sonra Yön: Nazım Güveloğlu*
Avuntu Yön: Ali Rıza Dürü*
Köy Yön: Mustafa Dok
Uğur Kaymaz’lar Hakkında Yön: Burkay Doğan*
Duma Duma Dum Yön: Emrah Saltık*
17.00 Söyleşi: Yönetmen Hüseyin Karabey (Gitmek: My Marlon And Brando)
Bahçeşehir Uni. öğretim görevlisi Tül Akbal
*Etkinliğe katılacak yönetmenler
2008’de yüzde 80’leri bulan zam, 2009’da yüzde 38 indirim, 2010 için yeniden gündeme gelen artış. Doğalgaz’la ilgili bu rakamların ‘ölüm’ haberine aktarıldığı esnada, asgari ücrete yapılan 31 TL’lik artış: Bir anne ile 2 aylık bebeği, doğalgaz yerine kömür sobası yakılınca zehirlenerek öldü.
Candan Mumcuğ ve 2 aylık bebeği.

...Ve anne Mumcuğ, bebeğini yıkamadan önce sobayı yaktı ancak bu kez yanan soba ölümü de beraberinde getirdi.
Yer İstanbul Maltepe... İki kişinin ölüm haberini değiştiren ve daha çok düşünmeye sevk eden hikaye bu. Ailenin yakınları da yetkililere seslendi:
"Eve 150-300 milyon arası dogalgaz parası geliyor. Bunu yukarıdakiler bir düşünsün de bu canların bedelini nasıl ödeyecekler onun hesabını yapsınlar; bır aile gitti."
"Biz daha önce zehirlendiğimiz için kömür sobası kullanmıyoruz. Battaniyelere sarılıyoruz."
Anne ve bebeğinin ölüm nedeni 'karbondioksit zehirlenmesi' olarak açıklandı. Akşam saatlerinde, bu ve benzeri ölümleri için bir neden daha ortaya çıktı: 2010 için asgari ücrete 31 TL zam yani 41 simit daha fazla yiyebilirsiniz...
Kaynak: ntvmsnbc
















